Philip Larkin’in geçen aylarda yayımlanan mektupları şu soruya geri getirdi beni: Yöresinden ayrılmadan da sürgün sayılır mı insan?

Dışarıdan dingin, donuk, tekdüze görünen bir yaşamın içeride fırtınalar sakladığı olur. Günlük yaşamı daraltarak dünyayı genişletenler (Dickinson, Stevens gibi) bunun örnekleriydi. Larkin’de daha başka bir şey var sanki: Köşesinde kalması bir geri çekilişten çok bir kendini bırakışa benziyor. 

Böyle kapalı bir yaşamın izini sürmek kolay değil. Şair ipuçlarını henüz hayattayken elden geldiğince yok etmişti. Ölümünün ardından yoldaşı Monica Jones, otuz defter tutan günlüklerini sayfa sayfa yırttı. Larkin şiirlerinde yaşamöyküsünü yazacak kişiyle dalga geçmiş, olası bir biyografiye karşı ön almıştı. (Enis Batur bir şiirinde “Larkin’in biyografisini yazmaya çalışan ekşi akademisyen”den söz eder. Şairin biyografisini neyse ki sıkıcı bir akademisyen yerine bir şair, Andrew Motion yazdı.) Yaşama ilişkin her izi silen Larkin mektuplarının kalmasını istemiş—onları yakmak yaşanmışlığı yok etmek gibi görünmüş gözüne.

Philip Larkin 63 yıllık yaşamının büyük bölümünü kütüphane memuru olarak geçirdi. Büyük serüvenler yaşamadı, evlenmedi, bir iki çocukluk gezisi sayılmazsa Britanya’yı hiç terk etmedi, başka dünyalara ilgi duymadı. Kısa Belfast serüvenini bile “gönüllü sürgünlük” saydı.

Görece az şiir yazdı ama görünenden çok üretti. Caz yazılarından kitap eleştirilerine kadar, yalnızlığını gidermek için yazıya sığındı. Yazı uğraşının günlük mesai bittikten sonra başlaması gerektiğine inanan kuşaktandı: Şiirlerini akşam “bulaşıkları yıkadıktan sonra” yazıyordu. (Yıllar sonra, “Acaba hata mı yaptım?” diye düşünmüş: Masaya sabahları otursa bir şey değişir miydi?)

Bir üniversite kütüphanesinde çalışması hem akademinin içinde hem de kıyısında tutmuştu onu—bir şair için bulunmaz konum. Akademisyenlere ve öğrencilere (“her eylülde beliren çete”) kuşkuyla yaklaştı. Dalgasız deniz gibi görünen o yaşamın diplerinden gelen müzik sesine bir ayraç açmalıyım: Müzik yalnız yaşamını değil yazısını da biçimlendirdi. Kafiyenin gerekliliğini caz şarkılarından öğrendiğini söyler bir yerde. Şiiri unutulmuş bir melodiyi hatırlama çabasına benzetir. Yanlış anımsamıyorsam, Larkin üzerine yıllar önce yazdığı bir yazıda Şavkar Altınel şairin caz merakını başkaldırıyla özdeşleştiriyordu. O tutku bana daha çok bir kaçış gibi geliyor: Larkin cazın bilinçdışına en çok yaklaştığımız yer olduğuna inanıyordu.

Bütüncül bakınca Larkin’in çekingenliği, bir yere demir atma telaşı, dünyaya açılmaktan ürkmesi yaşamının bir tür iç sürgün duygusuyla geçtiğini gösteriyor. O duygu birkaç saatlik mesafedeki evine yazdığı mektuplarda bile peşini bırakmamış. 

Karşı uçta, dış dünyadan neredeyse nefret eden tipik bir ada muhafazakârı portresi var. 1970’te açık bir yabancı düşmanlığıyla tam 50 yıl sonra ülkesinin “lanet olası Hindistan’a” benzeyeceğini öngörüyor. (50 yıl sonrasından bakınca şu söylenebilir: Hayatta olsaydı Larkin’in nerede duracağını kestirmek güç değil.) Muhafazakâr dışlayıcılığıyla, tıpkı Hitler’e hayran babası gibi, gurur bile duymuş.

Larkin’in dünya şiirine ilgisizliği bu bağlamda açıklanabilir. (Bir söyleşisindeki unutulmaz yanıtı: “Jorge Luis Borges de kim?”) Christopher Hitchens, şairin dünyada olup bitenlere ilişkin tek söz söylememiş olmasını utanç verici buluyordu. Haklı mıydı? Bence bu bağnazlık ya da aldırmazlık olduğu kadar bir tür savunma biçimiydi. Belki de şiiri gücünü o soğukluktan alıyor. Britanya kışlarını andıran şiirlerinin içimizi ısıtması bu yüzdendir.

Dünya şiirine pek ilgi duymayışıyla Larkin bana (poetikası çok farklı olsa da) Dağlarca’yı da anımsatıyor. Yalınlıkla ve biçim disiplinini, ürpertiyle ve şefkati şiirinde buluşturan Larkin’in Türkçede bir karşılığını bulmak kolay değil: Daha kentli bir Külebi, daha rafine bir Tarancı belki. Gelgelelim, Türkçe yazsa ola ki ‘gelenekçi’ bulunur, küçümsenirdi.

Mektuplarından ve yaşamından iki şey kalıyor geride: Ölüm takıntısı, başka kimsede rastlamadığım ölçüde koyu, simsiyah bir bulut gibi tepesinden eksik olmamış. (Son sözü: “Kaçınılmaz olana gidiyorum.”)

Bir de, romanı şiirden üstün sayması. Romancı olma hevesiyle yazıya başlayıp 23 yaşında iki roman, bir şiir kitabı yazdıktan sonra, başaramadığını düşündüğü için romanı bırakmış Larkin. “Bırak yenilgiye bir sevgili gibi sarılayım,” diye yazıyor dostu Sutton’a. Kendini hiç bağışlamamış. Sonunda romana yönelenler başarısız ya da vasat şairlerdir: Larkin bu kuralı bozuyor. Çoğu yazarda tersi olurken o, romandan şiire geçmiş. 

Öteki yolu seçse anıt bir şair değil, belki ortalama bir romancı olarak hatırlanacaktı—hayat gibi yazı da seçimlerden ibaret. 

Mezar taşı yazısı, seçmediği yola bir özlem gibi: Philip Larkin, 1922-1985, Yazar.