Birçok kimliği vardı: Sinemacı, tarihçi, koleksiyoner, eğitmen, denemeci… Bir Aptallık Sözlüğü hazırlayacak kadar ahmaklığın doğasını anlamaya, Einstein hakkında bir roman yazacak bilimin sınırlarını keşfetmeye meraklıydı. Hezarfendi ama her şeyden önce sinemacıydı. “Mükemmelleştirilmiş büyülü fener” diye tanımladığı sanatta Buñuel’in vazgeçemediği senarist oldu, Forman’la birlikte hayaller kurdu, Kundera’yı beyazperdeye uyarladı. 

Jean-Claude Carrière’i ben bütün bunların yanında bir bibliyofil olarak hatırlayacağım. Türkçeye Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın adıyla çevrilen, Umberto Eco ile söyleşileri bir nesne olarak kitabın tarihi ve geleceği üzerine okuduğum en güzel metinlerden biriydi. 

Carrière tutkulu bir okur olarak kitabın bir gün ortadan kalkacağı kehanetine pek inanmak istemiyordu. Okuma-yazma alışkanlıkları da önceki yüzyıldan kalmaydı: Kâğıdı koklamayı seviyor, elle yazıyordu. Sönen bir çağın son tanığı gibiydi. O söyleşide hüzünle şöyle sorar Eco’ya: “Gerçekten bir tek biz mi kaldık?” 

Carrière’in vedası bana yıllar önce, Amerika’dan ilk yazdığım gazete haberini anımsattı.

Haber Washington Post kitap ekinin kapanış hikâyesiydi. Bir kitap ekinin yayınının durması üzerine ne yazmıştım, şimdi hatırlamıyorum. Ama başlığı unutmadım: “Cesur Yeni Dünya.” Yeni bir çağ başlıyordu.

Amerika’nın en büyük ikinci gazetesinin kitap ekinin tutunamayışı bizi nelerin beklediğinin habercisiymiş. (O zamanlar bir kitap eki editörü olarak bunu bir işaret saymamıştım. Ama Kitap Zamanı, sonunda Book World gibi değişen koşullar nedeniyle değil, devlet gaspı yüzünden kapandığında yazdığım o ilk haber bir uğursuzluk gibi aklımdan geçti.)

Bir devrime tanık oluyorduk: Kısa süre sonra e-kitap satışları ilk kez basılı kitabı geçecekti. Ben biraz da koşullar gereği yeni duruma ayak uydurdum ama basılı kitabın hep var olacağından da hiç kuşku duymadım. Ta ki geçen yıla kadar: Zaman içinde nelerin değiştiği geçen dönem Uygarlık Tarihi dersinde kafama dank etmişti. Dersin ilk günü kimsenin elinde kitap görmeyince bir an öğrencilerin hiçbir yerde kitabı bulamadığını düşündüm. Yeni kuşağın artık tamamen e-kitabı yeğlediğini anlamam çok sürmedi. Bugün üniversite öğrencileri sınıfa bizim gibi kitaplarla, fotokopiyle çoğaltılmış notlarla gelmiyor. Bir şeyler kökten değişmişti.

Yersiz nostaljiye saplanıp kitaplı okul günlerine ağıt yakacak değilim. Hâlâ beş kişiden biri e-kitabın gerçek ‘kitap’ olduğuna inanmasa da… Ne olursa olsun basılı kitabın büsbütün ortadan kaybolacağına inanmak istemiyorum—hiç değilse Ortaçağ’daki gibi bir lüks olarak varlığını sürdürecektir. Yine de Carrière’in kışkırtmasıyla aklıma bazı sorular geliyor: Mesela e-kitaplarıma gerçekten sahip miyim yoksa bu bir yanılsama mı? Onları kimseye ödünç veremiyorum, onlara dokunamıyorum, altı çizili e-kitaplarımın bir gün teknoloji değişince erişip erişemeyeceğimden emin değilim—onlara gerçekten ‘kitap’ diyebilir miyim?

Kitabın ölümüne dair kehanetlerin abartılı olduğunu görmek için biraz tarih okumak yeterlidir. Sven Birkets, Gutenberg ağıdını 90’ların ortasında  yayımladığında öyle bir kehanet için biraz erkendi. Kitap da, tıpkı tekerlek gibi, daha iyisi yapılamayacak bir icat olduğundan muhtemelen varlığını hep sürdürecek. Şunu unutmamalı: Bugün, yüzyıllarca önce basılmış bir kitabı okuyabiliyoruz ama 15 yıllık CD’yi ya da disketi kullanamıyoruz. Yine de değişimin sandığımızdan daha köklü olduğu, yeni bir dünyanın başladığı bir gerçek.

Jean-Claude Carrière’nin farkı konuya bütüncül bir kültür sorunu olarak bakmasıydı. Kitabın tarihini anlamak, onun için insan serüvenini anlamaktı. Örneğin, okuma alışkanlıklarıyla görme biçimlerimiz arasındaki bağ onu ilgilendiriyordu. Batı sinemasında kaydırmaların çoğu soldan sağa doğruyken, niçin İran sinemasında bunun tersidir? Böyle soruların yanıtını arıyordu.

Okumayı öğrenmek ya da yeni okuma biçimlerine alışmak nihayetinde teknik bir meseledir. (“Tavuklar yolun karşısına geçmemeyi bir asırda öğrendi.”) Kitabın geleceğine ilişkin kehanetler artık bizi şaşırtmıyor. Çünkü artık gelecek de eskidi.

Carrière bunu biliyor, kültürü zamanlar üstü bir ilişkiler ağı olarak görüyordu. O galakside Kafka Cervantes’i etkileyebilir, yirminci yüzyılda çekilmiş bir film bir on sekizinci yüzyıl şiirine ışık düşürebilirdi. 

Jean-Claude Carrière öldü. Gutenberg galaksisinin son parlak yıldızlarından biri olarak hatırlanacak.