O günü pırıl pırıl hatırlıyorum.

Odamda oturmuş, ertesi gün baskıya gidecek kitap ekinin son okumalarını yapıyordum. Gazeteye el konacağı söylentileri dolaşmaya başladığında Amerika’da öğle vaktiydi. 

Çoğu kişi gibi, bu kadarını da yapamazlar, diye geçirmiştim içimden. Meğer o gün, “O kadar da olmaz” denen her şeyin sırayla olacağı dönemin başlangıcıymış. Aynı akşam ilk kez, Kitap Zamanı’nın bir daha çıkmama ihtimali bana sahici görünmüştü. 

100. doğum günü dolayısıyla bir Behçet Necatigil dosyası hazırlıyorduk. Şairin adına yakışır bir iş olması için de (günlük gazete ekinde ne kadar olursa) epey uğraşmıştık. Baskın yüzünden kitap eki matbaaya verilemedi, neyse ki emekler boşa gitmedi: Gazete kapatıldıktan sonra, rahmetli Enver Ercan’ın girişimiyle, o Necatigil dosyasını Varlık dergisi yayımladı.

Ertesi gün, gazetenin kapısının kırılışını uzaktan, canlı izledim. O telaşı, kargaşayı, şaşkınlığı düşünüyorum da, sanki aradan beş değil on beş yıl geçmiş gibi… O günden sonra her şey değiştiği içindir. Birçoğumuz için o gün “hayatı ikiye ayıran macera”ydı. Zaman’ın kapatılışının neye hazırlık olduğunu birkaç ay sonra, 15 Temmuz’da anlayacaktık. 

Geçmişe gömülüp kalmakta hastalıklı bir taraf var. Uzun uzadıya Zaman nostaljisi yapacak değilim. Güzel yıllardı, uykusuz gecelerimize değdi. Ama bitti. Şimdi yerinmenin gereği yok. Gelgelelim, Türkiye’nin en büyük gazetesinin gaspedilişinin beşinci yıldönümünde susmak da vefasızlık olur. Kim ne derse desin, Zaman iyi gazeteydi. Elbette hataları, yetersizlikleri vardı. Bununla birlikte, Türkiye basınında bir günah çetelesi tutulsa Zaman’a kolay kolay sıra gelmez.

4 Mart’ı anarken, yaptıklarımızı değil yapacaklarımızı düşünmek daha doğru görünüyor bana. Bugün hâlâ yazıp çizmenin, gazetecilik uğraşının beyhude olduğu duygusuna bazen kapılmıyor değilim. Ne ki, gazetemiz zorla kapatıldığına göre bu işi sürdürmek bizim için artık bir seçim değil, bir ödev oldu. Eskiden geçimimizi gazetecilikten, yazı yazarak sağlarken (belki bir ayrıcalıktı), şimdi aynı işi karşılıksız yapıyor olsak bile… Böylesi daha samimi—beklentisiz olmanın hazzı ve özgürlüğü yaşayarak öğreniliyor.

Zaman’ın kapısı kırıldığında ben Türkiye’den ayrılalı yıllar olmuştu. Yine de beni “gazeteye gitmediğim için” işten atan pişkin kayyımı bir gün görürsem teşekkür edeceğim. Başka türlü oturup doktora tezimi yazamazdım herhalde. Şimdi bir üniversitede ders veriyorum, gazete matbaası tozu yutmuş biri olarak akademiyi sıkıcı bulsam da bugün yaptığım işle o günler arasında gizli bir bağ olduğunu düşünüp avunuyorum.

Yaşamı haksızlıklara tanıklıkla geçmiş James Baldwin, başımıza kötü bir şey geldiğinde kendimizi dünyanın en büyük haksızlığına uğramış gibi hissettiğimizi söyler. Sonra biraz kitap okuruz, der Baldwin, ve tarihteki ilk mağdurlar olmadığımızı anlarız.

Bu zorbalıklar da Türk basınında ilk kez bizim başımıza gelmedi. Her kuşağın kendi acısı olduğunu görmek için Ahmet Samim’lere, Sertel’lere, Ali’lere, Necip Fazıl’lara, Nesin’lere bakmak yeterlidir. Acı yarıştırılmaz elbet, “Bizden sonra gelenlere çok daha acılarını çektirdiler,” sözü doğru olsa da… Mehmed Kemal’in bütün kuşaklar için geçerli sorusunu da hiç unutmuyorum: Ne yapmıştım ben? Ne yapmıştık biz?

Yaşananlar, hele 15 Temmuz’dan sonra, hiçbirimiz için kolay değildi. Üstelik devletin kötücüllüğü orada bitmedi. O günden bugüne yazdığımız siteler onlarca kez engellendi, önümüze olmadık tümsekler çıktı. Bütün bunlar bize ayağımızın takıldığı taşları temizlemeyi, üzerimizi silkeleyip yola devam etmeyi öğretti.

“Her şeyin bir aradalığına” yenilmemeli insan. Yılgınlığa düşse de teslim olmamalı, kendini mağduriyet üzerinden tanımlamamalı… Mağdurlar için uğraş vermekle mağduriyet kültürünü yüceltmek arasında ince bir çizgi var. 

Sürekli mağduriyetinin farkında olunmasını isteyenler kendilerini ahlaki olarak başkalarından üstün görürler. Bu da bir süre sonra başka acılara kayıtsız kalmaya yol açar. 

Bize şimdi yeni bir dil gerekiyor.

Bunu söylerken geçmişe karşı soğuk bir tavır takındığım sanılmasın. Başa dönülse, sonunu bile bile, ben yine aynı yolu seçer, aynı işi yapmak isterdim. Gece vakti matbaadan yeni çıkmış sıcak gazetenin kokusunu bir kez daha içime çekmek için çok şey verirdim. Özlemiyor muyuz o günleri? O telaşlı ‘akşam yedi buçuk’ları? Mavisini yitirmemiş cumartesi sabahlarını? Ara sıra trafik kameralarından İstanbul’u izliyorsak özlemdendir. Geçmiş zaman romantizmiyle örselenmeyecek anılarımız var. Öylece kalsınlar.

Necatigil “yarım kalmışlığın” şairi olarak da bilinir. Hikâyemizin o sayıyı hazırlarken yarım kalışı beni buruk gülümsetiyor. Şairin dediği gibi, belki “çok şey yarım hâlâ”… Hikâyeyi yarım bırakmamak bize düşüyor. 

Yine Necatigil’i anacağım: “Biz işimize bakalım!”