Ahmet Oktay’ın evine ikinci kez niçin gittiğimi anımsamıyorum.

İlkinde söyleşi için buluşmuştuk. (O konuşma Kitap Zamanı’nda yayımlandı.) Pencerenin önünde karşılıklı oturuşumuz, yemek masasının arkasındaki duvarı boydan boya kaplayan kütüphane, yeşil gömleği kalmış aklımda. 75 yaşında, emeklilik günlerinde hâlâ masaya oturmadan önce her sabah traş olup kravat bağladığını anlatmıştı. Saat ilerleyince artık gazeteye dönmemiş, akşam serinliğinde Çiftehavuzlar’dan Kalamış’a yürümüştüm.

Bir de yolculuğumuz var: Doğan Hızlan’ın televizyon programına Hilmi Yavuz’un 70. yaşını kutlamak için çağrılıydık. (Bir eski bir de yeni kuşaktan konuk olsun istemişti Hoca.) Ahmet Oktay’la katıldığımız programın ardından birlikte ‘karşı’ya yollanmıştık. İstanbul trafiğinde uzadıkça uzayan o yolculukta “tecimsel”den uzak durma öğüdünü, gazeteciliğin “tehlike”lerinden söz edişini anımsıyorum. Oysa gazetecilik deneyimi Ahmet Oktay’ın entelektüel ilgilerini genişletmiş, zenginleştirmiş gibi gelir bana.

Geçenlerde elime geçince yeniden okumaya durduğum anılarının yeni baskısı* bunu doğruluyor.

O anılar Türk aydınının bir dönemine ağıttır: T. S. Eliot tutkunu Suphi Aytimur, onca acıyı gülerek karşılamış Mehmed Kemal, üzerinde eğreti duran bürokrat giysileriyle akşamı beklemeden kadehine dalıp gitmiş Cahit Sıtkı, otelde kalabilmek için Graham Greene çevirisini rehin bırakan Hayalet Oğuz… Aydının değişmez yazgısına tanıklık kitabın bazı sayfaları. Toplumdan sevgi görmemiş o insanların hikâyeleri, Ahmet Oktay’ın yaşamından daha büyük bir anlatı gibi göründü gözüme bu kez.

Ahmet Oktay şairliğin bohemlikten geçtiğini sanan, Marksizme ahlaki kaygılarla yönelen kendi kuşağını anlatırken sözünü de sakınmıyor. O kuşağın içinde serpilmesine karşın okuma disiplininden kopmaması (dil öğrenmediği için kendine hep kızsa da) günü sıkı izleyen bir şair, eleştirmen olmasını sağlamıştı.

Bir kitabı ne zaman, hangi koşullarda okuduğumuz önemlidir. Şu kışkırtıcı savı ilk okuyuşumda dikkatimi çekmemiş: Ahmet Oktay, Türkiye’de iz bırakan aydınların göçebeler olduğunu söylüyor. Göçebeler: Ülkeden ayrıl(a)masalar bile sürekli arayanlar.

Yazıya, ortalarda görünmeye 13 yıl ara vermiş olması da bu kez dikkatimi çekti.

Gazeteciliğin edebiyatçıyı tükettiği hep söylenmiştir. Ahmet Oktay’ın anılarından bambaşka bir izlenim edinmemizin nedeni, gazetecilikle edebiyatın henüz boşanmadığı zamanlardan gelmesi olabilir. Kendi deyişiyle, “omurgalılar sınıfından” gazetecilerin iş başında olduğu, gazetelerle hâlâ bir şey yapılabilen zamanlar.

Ahmet Oktay, tepeden inmeciliğe karşı demokrat bir solu öne çıkarıyor, özgürlükçü bir Marksizmi savunuyordu. Sesi yeterince duyuldu mu?

Kanserle mücadelesinden, son yıllarında iyice içe kapandığından haberdardım. Vedasının şöyle acı bir anısı da var: Ölüm haberi beş yıl önce, polis çalıştığım gazetenin kapısını kırmaya hazırlanırken gelmişti. Ardından bir şey yazamadım. Ne tuhaf—bildiğim tek kayyım (“kayyum”) şiiri Ahmet Oktay’a ait.

Bu yazı gecikmiş bir borç ödeme olsun.

“Yaşanmış” bir hayat Ahmet Oktay’ınki. Keşke bugün oturup konuşabilseydik: Her şeye hem erken varıp hem geç kalmış olma duygusu içimde iyice yerleşiyor.

Kitapta bir fotoğraf var: Yemek masasında üç kişi: Ahmet Oktay, Hilmi Yavuz, Selim İleri. Üçü de objektife bakıyor. “Bakalım birimiz yazar mıyız o geceyi?” diye not düşmüş Ahmet Oktay.

Masa öyle tanıdık, fotoğrafı çekenin sandalyesi boş… Sanki benmişim.