Okurken kitabın üzerine bir şeyler karalamanın, sayfa kenarına not almanın, satırların altını çizmenin sahiplik duygusuyla ilgili olduğunu yatılı okulda öğrendim.

Ders kitaplarımızı devlet verirdi. Her eylülde bize dağıtılan kitapları ders yılı sonunda ‘iade’ ederken kişisel izleri silmek, son sayfanın bir köşesinde de kitabın yeni sahibine not bırakmak ritüeldi. Öyle bir not yüzünden başım derde girdiğinden olacak, ders kitaplarına not alırken bazen hâlâ duraksarım. 

Kitaba yazmanın farklı biçimlerini her okur zamanla keşfeder: İki satır arasına sözcük sıkıştırmak, ara başlıklar koymak, derkenar süslemeler yapmak, sayfa boşluklarına itirazlar düşmek, şifreli işaretler koymak, hatta ilgisiz notlar almak… Bunların tamamına marginalia diyoruz.

Tıpkı okumanın olduğu gibi kitap sayfalarına yazmanın da bir tarihi var. Romantik dönem Avrupası’nda kitaba not almak sahipliğin işaretiydi, bir ayrıcalıktı. Bazı kitaplar, üzerine haşiye düşülmesi için sayfalarda boşluk kalacak şekilde basılıyordu. İkinci el kitaplar, okur yorumları içeriyorsa daha değerliydi. “Kenar notlarıyla zenginleşmiş” cümlesi müzayedelerde duyulurdu. Kitaplar elden ele dolaşırken içindeki okur notları da kopyalanıyordu. (Coleridge, üzerine bir şeyler yazması için tanımadığı kimselerin kendisine kitap gönderdiğinden söz eder.) Belli ki sayfa kenarına düşülen notlar okura değil kamuya ait sayılıyordu.

Okullarda verilen eğitim sayfa kenarına yazma alışkanlığını yaygınlaştırdı. Okurken not almak zamanla hümanist eğitimin bir parçası oldu. O kadar ki, Erasmus ‘kitaba işaret koyma sistemi’ önermişti. Örneğin Almanya’da bir Vergilius kitabı, satır aralarına not yazılabilmesi için geniş kâğıtlara basılıyordu. Bu yöntemde bir metni anlamak ezberlemekten daha önemliydi. Ama haşiye düşme işi dikkatlice, kitaba zarar vermeden, gelecekteki okurları düşünerek yapılmalıydı.

H. J. Jackson’ın Romantic Readers’ta anlattığına göre, o dönemde kenar notlarının özendirilmesi biraz da halk kütüphanelerinin yokluğuyla ilgili. 1830’lardan sonra büyük matbaaların, ardından kütüphanelerin kuruluşuyla birlikte her şey değişti. Kitabı notlamak, sahiplenip paylaşmamak daha kolay hale geldi.

Bugün de kamusal alanda dolaşıma giren kitabı karalamayı kabalık değilse bile bencillik olarak görme eğilimi baskın. Kütüphaneden aldığımız bir kitabın sayfalarını çizilmiş görünce aynı şeyi düşünmüyor muyuz?

Kitaba çıkma yapmak aynı zamanda bir iletişim yöntemidir. Sosyalleşme işlevi de içerir. (Biz de yatılı okulda devletin verdiği kitaplar üzerinden birbirimize mesaj göndererek sosyalleşiyorduk aslında.) Haşiye düşmek metne katılmaktır, metni yorumlayan okur yazarın kurduğu söyleşinin bir parçası olur. 

“Kitap satın alırken,” diye yazmıştı Edgar Allan Poe, “sayfa kenarında ne kadar boşluk olduğuna hep dikkat ederim.” Şair böylelikle düşüncelerini, eleştirilerini yazabilecektir.

Bugün marginalia pratiği yok olmasa da iyice özel alana çekildi. Eski işlevini belki e-kitaplarla yeniden kazanıyor. Kindle’da bir kitap okurken başka okurların altını en çok çizdiği satırları görebiliyorum örneğin. Elektronik kitapta kenar notu bir kutucuk olarak beliriyor. (Bir kutunun içine küçük klavyeyle notlar yazmak derkenar sayılır mı?) Başkalarının notlarını -şimdilik- göremiyoruz. Gelecekte notların da paylaşıldığı bir marginalia havuzu kurulsun isterdim.

Şimdi kayıp bir ülke kadar uzak olan o yatılı okul yıllarından bugüne derkenar alışkanlıklarımız da değişti. Ben toy çağlarımda kullandığım renk renk fosforlu kalemlerden kurşunkaleme geçtim. (Bu alışkanlığı öğrendiğim Steiner ve Dirda bir kitabı tükenmezkalemle çizenleri ayıplardı.) Satırların üstünü değil altını çiziyorum artık, sayfa kenarlarına daha çok not düşüyorum. Okuduğum yazarlarla söyleşmek isteyip söyleşememekten belki… Şiir kitapları istisna: Onlara küçük işaretler koymakla yetiniyorum.

Bir kitap sayfasına koyulmuş her işaret hem bir paylaşma isteğinin hem de bir yalnızlığın anısıdır. Marginalia, çıkma, derkenar, haşiye, tetimme, talikat—ne dersek diyelim, hepsi okurun ayak izleri…