Epey oldu, “Çöle Alışmak” başlıklı bir yazı yazmıştım. Çölleşenin sadece ufkumuz olmadığı, çorak bir yaşantıyla birlikte çorak bir ülkeye de hazırlanmamız gerektiği o yıllardan belliydi. Ülkenin gittikçe çölleşeceğini söylemek kehanet değildi.

Günlerdir süren orman yangınları bana o yazıyı, eşiğin çoktan aşıldığını hatırlattı. Ev yanarken yıldızlara bakılmaz elbet—ilk iş yangınları söndürmek gerek. Ama bir yandan da geleceğe kafa yorulmazsa verilen emekler boşa gider.  

Yangınlarla biriken toplumsal öfke geçici olacaktır. Bu yüzden, yarın yapılacakları düşünmek yangını söndürmek kadar önem taşıyor.

Fiziksel çölleşmenin iki boyutu var. İlki, iklim değişikliği/küresel ısınma ve bu konudaki vurdumduymazlık. Bugün dünya yangın haritasına bakınca sorunun ne kadar ciddi olduğu görülüyor. Sadece Türkiye’nin değil, dünyanın önündeki dev sorun bu. Orman yangınlarının her yıl küresel bir felaket olarak yaşanabileceği konuşuluyor. Geçen yıl Avustralya’da olanları gördük, Sibirya’da bile orman yanıyor. Kısacası, bu Türkiye’ye özgü bir “lanet” ya da “kundaklama” değil. 

O yüzden konuyu görgüsüz, gittikçe gerçeklerden kopan bir liderin mağdur halka çay paketi atması üzerinden tartışmak kısıtlayıcı olur.

İkincisi, birçok yerde doğanın insan eliyle, bilinçli yok edildiği gerçeği: Bu eğilim galiba otoriter hükümetlerde daha çok görülüyor. Kazdağları’ndaki, Cerattepe’deki orman katliamları Bolsonaro’nun Brezilya’da Amazon ormanlarına yaptıklarını hatırlatmıyor mu? 

Konuşulması gereken canalıcı bir nokta daha var: 

Bu tür felaketlerden, yangınlardan nemalanan büyük şirketler ve onlarla işbirliği yapan siyasetçiler hep olur. Örneğin, California’da her yıl görülen büyük orman yangınları sırasında bölgede yaşayan insanların sosyal medya hesaplarındaki reklamlar bile değişir. Hava filtresi gibi yangına karşı önlem ürünü satan şirketler halkı öncelikle bir müşteri kitlesine çevirir. Henüz alevler sönmeden yangından kâr etmenin yolu bulunur. Orman yangınları arttıkça özel itfaiye şirketleri büyür, hisseleri değer kazanır.

Felaket sırasında mağdurlara yardım eden şirketler aslında fedakârlık yapmıyor, aksine zenginleşiyor. Örneğini Katrina kasırgasından sonra New Orleans’ta, orman yangınlarından sonra Yunanistan’da gördük. Naomi Klein bu fırsatçılığı “felaket kapitalizmi” diye tanımlamıştı.

Türkiye’de de birkaç gün önce yangınlar söndürülmeden hükümete ormanları turizme açma yetkisi verildi. TOKİ orman alanlarına inşa edilecek “köy evlerinin” (!) reklamını yapmaya başladı. Felaket kapitalizminin bu kadar kaba saba bir örneğini hatırlamıyorum. 

Yangınlar sürerken günah keçisi de bulundu, Kürtler hedef gösterildi. Nefret söylemi gittikçe yayılıyor. Yangını söndürmeyi, can güvenliğini değil hedefe konan kitleye karşı nefreti körüklemeyi önceleyen bir anlayış. Felaketten siyasi çıkar uman bir fırsatçılık… Ben buna “felaket faşizmi” diyeceğim.

Devletin yangın söndürmedeki acizliği karşısında halkın tepkisi Kürtler hedef gösterilip yönlendirilecek, tepki dindikten sonra da yanan alanlarda yükselen binalarla yine sermaye kazanacak.

İşte böyle bir kötülükle karşı karşıyayız.

Orman elbette sadece ağaçtan fazlasıdır. İçindeki canlılarla ekosistemin parçasıdır. Yine de yanan ormanlar kendini onarabilir (ağaçlandırılan alanın yeniden “orman” olabilmesi için en az 50 yıl geçmesi gerekse de…) Asıl sınav, yangınlar sönünce başlayacak.

Sevdiğim denemeci, yıllar önce bir yazısında odasının penceresinden görünen ağacı anlatmıştı. O tek ağacın vinçle sökülüşü bir kırılma noktasıydı. Her şey ondan sonra oldu: Gezi, kesilen zeytin ağaçları, Kazdağları’nda bir anda yok edilen yüz binlerce ağaç… Bu dönem birçok şeyin yanında ağaçlara yapılan kötülüklerle de hatırlanacak.

O günlerde “doğaya kötülük yapan insana da yapar” diye konuştuğumuzu hatırlıyorum.

Yanılmış olmayı dilerdim.