Geniş bahçeyi çevreleyen çitin önüne yanaşıp arabadan indiğimizde güneş iyice alçalmıştı. Mississippi yazında ikindi sıcağı görkemli sedir ağaçlarının gölgesinde bile bunaltıcıydı. Taşlı patikayı izleyip garaj yolundan evin kapısına yöneldim. Fotoğraflardan tanıdığım evdeki görevli bu saatte ziyaretçi gördüğüne şaşırmış gibiydi. Müze-ev kapanmadan yetişmiştik. Müze görevlisi odaları gezmek için bir saatten az zamanımız kaldığını söyleyip gözden kayboldu.  

Beni buraya, William Faulkner’ın evine getiren aslında bir kitaptı.

Yazarın buradaki yaşamına tanıklık etmiş yeğeni Dean Faulkner Wells’in evi ve Faulkner ailesini anlattığı anılarını henüz okumuştum. Tam o günlerde, Memphis’ten doğu yakasına doğru bir kavis çizerken direksiyonu güneye kırıp Oxford’da duraklamak ilginç olabilir, diye düşündüm. Faulkner’ların kuşaklar boyu yaşadığı bu kasabada yazarın izini sürebilirdim, hatta Wells’le kitabı üzerine konuşabilirdik.

Dean Faulkner Wells, Faulkner kardeşlerden en küçüğü olan Dean’in kızıydı. O dünyaya gelmeden babası bir uçak kazasında ölünce ailenin reisi konumundaki ‘William amca’sının yanında, bu evde büyümüştü. (Kazaya yol açan uçağı kardeşine hediye ettiği için vicdan azabı duyan William Faulkner, yetim kalan küçük kızı himayesine alarak suçluluk duygusunu bastırmaya çalışmıştı.) Wells’in anıları, ilk elden tanıklıklar ve başka yerde bulunmayacak ayrıntılarla böyle bir ziyaret için tam bir rehberdi.

Bu, Faulkner’la yolumun ilk kesişmesi değil. Bana yazarın dünyasının kapılarını Türkçedeki kitapları araladı. (Ses ve Öfke’nin çevirmeni Rasih Güran sarsıcı hikâyesiyle beni bir Faulkner kahramanı kadar etkilemişti.) Yaşamının son yıllarında Faulkner’ın Virginia Üniversitesi’nde ‘konuk yazar’ olduğunu, bir süre Charlottesville’de yaşadığını da biliyordum. Charlottesville’e taşınınca ilk iş bir Faulkner biyografisi okumuştum (Jay Parini’nki). Okulda yazarın konuk olarak kaldığı evin önünden defalarca geçtim. Ama Faulkner’ın dünyasının gerçek anahtarı burada, kuzey Mississippi’deki Oxford kasabasında, ağaçların arasına gizlenmiş Rowan Oak adı verilen bu konak görünümlü evdeydi. O göz alıcı kurmaca evreninin (Yoknapatawpha kasabasının), romanlarından hiç eksik olmayan o mutsuz ailelerin, Bundren’lerin, Compson’ların, Darl’in, Benjy’nin izlerini ancak burada bulabilirdim.

Bütün mutsuz aileler gibi, Faulkner’ların da kendine özgü, tuhaf hikâyeleri var. Her kuşağında birkaç alkolik bulunan, kasaba meydanında kurşunlanan büyükbaba efsanesiyle büyümüş, kasabanın demiryolunu inşa etmiş, her konuda ayrı düşmeyi başarmış bir aile bu… Faulkner’lar, güneyli büyük ailelerin aksine, özel günlerde bile pek bir araya gelmezlermiş. Willim’ın yalnızlığında, mutsuzluğunda, sevilme arzusunda, gençken kendini herkese beğendirmeye çalışmasında aile tarihinin kuşkusuz payı var. (I. Dünya Savaşı’nda pilot olduğu ve yaralandığı yalanını uydurması, sevilme arzusunun tipik örneği.) 

Biyografisini okuyunca bir insanın nasıl bu kadar, sınırsızca mutsuz olabildiğine şaşırmıştım. “Sadece bitkiler mutlu olur,” diyordu Faulkner. Hayatın çok basit anlarda dayanılır olduğunu söylüyordu—mesela Dunhill marka piposunu temizlerken ya da hasır iskemlede oturup dedikodu yaparken… Bu ev de bütün ıssızlığı, güneyin karanlık yıllarını anımsatan mimarisi ve yazarın bıraktığı izlerle (duvarlarda Faulkner’ın el yazısıyla notlar vardı) bir mutsuzluk tapınağına benziyordu.

Duvarları resimlerle ve açıklayıcı notlarla bezenmiş müze-evde Faulkner’ın kurmaca dünyasının izlerini bulmak yine de kolay değil. Kızını her sabah okula bırakmaktan zevk alan, polisiye tutkunu, ev işlerinde ustalaşmış bir aile reisi portresi var burada.

Faulkner yıllarca yaşadığı Rowan Oak’ta.

Bahçeye çıkıp evi dışarıdan seyrettim. Evin yan tarafındaki, yazarın odasının baktığı çimenlikte insanı çarpan şey sessizlikti. Gürültüye tahammülsüz (bir radyo satın almayı bile reddetmiş) Faulkner için bu sessizlik bir sığınakmış. Yazarken kendi dünyasına gömüldüğü bir efsane değil. Wells’in anlattığına göre çocuklar gürültü yaptığında bir kez bile “Susun!” dememiş—onları işitmezmiş.

Amerikan edebiyatının en radikal devrimcisi, kuzey Mississippi’deki işte bu küçük kasabadan çıkmıştı. Oradan bakınca bu gerçek gözüme daha da çarpıcı göründü. Faulkner Avrupa modernizmini çok yakından izlememiş ama gece bekçiliği yaparken yazdığı romanla Amerikan edebiyatını kökünden sarsmıştı. Yine de bu tamamen sezgisel bir devrim değil, Faulkner modern edebiyatın babası saydığı James Joyce’u okumuştu. Ama zirvede hep şiir vardı—Faulkner için bütün romancılar, öykücüler yalnızca başarısız şairlerdi.

Oxford kasabası Faulkner’ın birçok yapıtında ‘Jefferson’ olarak geçer. Yazar kendini buradan başka hiçbir yerde evinde hissetmemiş. Hollywood’daki senaryo yazarlığı serüveninde bile (ki o deneyim romancılığını örselemişti) fırsat bulup buraya kaçmaya çalışmış. Faulkner’ın edebiyattaki ‘son ev sahiplerinden biri’ olduğunu söyleyen George Steiner’ın ne demek istediğini bu bağlamda anlayabiliriz.

Bir sanatçının acılarına, mutsuzluğuna, hayallerine tanıklık etmiş evi müze olarak gezme fikrinde rahatsız edici bir dikizcilik ve ifşacılık hep vardır. Burada da evin duvarlarındaki roman cümleleri ziyaretçiyi yazarın dünyasına yaklaştırmıyor, aksine mutsuz dâhi Faulkner imgesini kitsch’leştiriyor. (Nobel ödüllü Faulkner duvarları öylece bırakırken bir gün ziyaret edileceğini öngörmemiş olamaz.) Yine de Yoknapatawpha’nın gerçek hayattaki izdüşümünü görmek güzeldi.

William Faulkner 1920’lerin başında Oxford’da herkesin küçümsediği genç bir yazarken, tek dostu ve en büyük destekçisi Phil Stone şöyle dermiş: “Oxford’un adını bile duymamış insanlar, bir gün buraya sadece William ve onun yazdıkları için gelecekler.” Evin önündeki patikadan arabaya doğru yürürken onun yüz yıl sonra haklı oluşuna şaşırdım. 

Mississippi’den ayrılmak üzere yola çıktığımızda Faulkner’ın öykülerinden tanıdık akşam güneşi kasabadaki evlerin camlarına vuruyordu. 75 yaşındaki Dean Faulkner Wells’in birkaç yüz metre ötemizde olduğunu biliyordum. Kitabı benim için tam bir rehber olmuştu—hiç değilse bir teşekkür için ona ulaşmak istedim. Olmadı.

Hastaymış, zaten görüşemezmişiz.

Eve döndükten iki hafta sonra Dean Faulkner Wells’in ölüm haberini okudum. Rowan Oak’ta yazarla birlikte yaşamış hayattaki son insan da dünyadan göçmüştü.

O akşam güneşiyle bir ailenin anlatılmamış hikâyeleri de benim için sonsuza dek kaybolup gitti.