Yacef Saadi ölmüş.

O unutulmaz filmin, Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nın (La battaglia di Algeri) ardındaki isimdi. Gazetede ölüm haberinin çıktığı gün derste filmi tartışmış, Saadi’nin de belirdiği bir sahneyi izlemiştik. Kim bilir kaçıncı (altı?) kez izlerken 1966 tarihli bir filmin izleyiciyi hâlâ nasıl kıskıvrak yakalayabildiğine şaşırmıştım.

93 yaşında dünyaya veda eden Yacef Saadi, Cezayir bağımsızlık mücadelesinin devrimci liderlerindendi. Ama siyasette değil sinemada kalıcı miras bıraktı. Gencecikken katıldığı Ulusal Kurtuluş Cephesi’nde bağımsızlık mücadelesi verirken, 1956’da Fransız sömürge güçleri tarafından yakalanıp hapsedilmişti. Cezaevinde her gün şafak sökmeden aralarından birinin idam edildiğini anlattı yıllar sonra: “Demir parmaklıklarda gün ışığını görünce yirmi dört saat daha yaşayacağımı anlardım.”

Hapiste yazdığı Cezayir Savaşı Anıları filmin belkemiğini oluşturdu. Bağımsızlıktan sonra ülkeyi yöneten Kurtuluş Cephesi, Fransızlara karşı verilen mücadeleyi bir filmle ölümsüzleştirmek isteyince iş Saadi’ye düşmüştü. Gidip İtalya’da genç yönetmen Gillo Pontecorvo’yu buldu (İtalyan yeni gerçekçiliğinin altın yıllarıydı). 

Ortaya bir başyapıt çıktı.

Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nın sinema tarihinde ilk kez kurmaca ile kurmaca-dışı arasındaki çizgiyi bunca belirsizleştirmesi bir devrimdi. Bazı sahneler öyle gerçekçiydi ki, Amerika’da dağıtımcı şirket filmin başına, “Bu filmdeki tek bir sahne bile gerçek değildir. Her şey tamamen kurmacadır.” notu koymak zorunda kalmıştı.

Cezayir Bağımsızlık Savaşı için tam bir “sinemacı filmi” denebilir. Yönetmenlere “Keşke ben çekseydim” sözünü onun kadar söyleten film azdır. 

Üzerine çok yazılıp çizilmiş filmin yalnızca bir yönüne değineceğim: İşkence.

Cezayir Bağımsızlık Savaşı işkence hakkındaki en çarpıcı filmlerden biri olduğu halde içinde tek işkence sahnesi yoktur. Sadece filmin hemen başında bağımsızlık mücadelesinin önderlerini ele vermiş ufak tefek, gözü yaşlı bir adam görürüz. İşkenceden çıkmıştır.

İşkenceye tanık olmasak da gölgesini film boyunca hissederiz.

Bu yüzden Pontecorvo işkenceye lirizm katmakla da (haksızca) suçlanmıştı. Yönetmenin yaptığı, çıplak bir gerçekçilik sunmaktı. Terör eylemlerinin karşısına işkenceyi koyarken o denli hassastı ki, Fransızların ve Cezayirlilerin ölüm sahnelerinde aynı müziği kullandı. (Filmin müziklerini Ennio Morricone yapmıştı.)

Filmde işgal güçlerinin başındaki Fransız albay, gazetecilerin işkence sorusuna şöyle yanıt verir: “Fransa, Cezayir’de kalmalı mı? Yanıtınız ‘evet’se sonuçlarını kabul etmelisiniz.” Bu yaklaşımı sorguladığı için film sömürgeciliğe direnişin simgesi oldu. (Yıllar sonra Pentagon, benzer ihtimalleri düşünerek Irak’ın işgali sırasında Amerikalı komutanlara filmi izletti.)

Filmde sömürgecilerin işkenceyle herkesi ‘konuşturup’ başarıya ulaşacaklarından kuşkusu yoktur. Gelgelelim, işkencenin dünyaya duyurulması savaşın gidişatını değiştirir.

Turkey Tribunal’da işkencenin konuşulması da bunu akla getiriyor.

Karşımızda elbette sömürgeci bir işgal gücü değil, kendi yurttaşına işkence yapan bir devlet var. İşkenceyi meşrulaştıran (Zero Dark Thirty gibi) filmler bile bir sınır çizgisi çeker: Hiçbir devlet kendi yurttaşına işkence etmemelidir. İşkence ancak ‘yabancı’ düşmana uygulanabilir.

Bana kalırsa, Turkey Tribunal son yıllarda hak ihlallerinin duyurulması konusunda yapılmış en elle tutulur işti. Yacef Saadi’nin öldüğü günlerde, onun anlattığı işkencelerden yarım yüzyıl sonra hâlâ bunun konuşuluyor olmasının utancıysa…

İşkence mağduriyeti romantize edilemeyecek kadar ciddi bir şeydir. Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nın başarısı bunu ustalıkla gösterebilmesiydi.

İşkence bir kahramanlık-korkaklık ikileminin, bir irade kahramanlığının konusu yapılamaz—bir hukuk sorunu olarak ele alınabilir.

Devrimci romantizmin işkenceye direnişi yücelttiği yıllardan, Attilâ İlhan’ın şiiri geliyor aklıma:

   Ellerin de titriyor, bir şeyin mi var
   Böyle bir kız değildin sen eskiden
   Sana ne yaptılar, sana ne yaptılar?

İşkenceyle devlet bir bakıma gücünü kanıtlar. İnsan bedeni üzerinde tahakkümünü gösterir.

Ama aslında işkenceciler hayali bir savaşı kazanırlar. Tarih bize işkencecilerin sonunda hep kaybettiğini gösteriyor. 

Cezayir Bağımsızlık Savaşı filmi Altın Ayı ödülünü kazandığında Fransız delegasyonu kararı protesto edip salonu terk etmişti. Film beş yıl boyunca Fransa’da yasaklıydı. Ama Fransız devleti yıllar sonra Cezayir’deki işkence uygulamaları yüzünden özür dilemek zorunda kaldı.

Yıllar sonra, bugünün mağdurlarına da gecikmiş bir özür gelecektir. Belki önemli değil ama bugün kayıt düşmek önemlidir.