Yıllar önce Diriliş Yayınları’nın dar, loş merdivenlerinden çıkarken içimde bir tedirginlik vardı. Sezai Karakoç’u ilk kez görecektim, tedirginliğe bir ‘eşiği aşma’ duygusu da eşlik ediyordu. 

Vakit ikindiye yaklaşırken K. ile kapıyı çaldık. Sezai Bey, iki elinin parmaklarını birbirine kavuşturmuş, dirsekleri masada, vakur ve mütevazı bizi bekliyordu. Geniş pencereli, küçük bir odaydı. Masanın arkasındaki beyaz duvarda yalnız bir takvim ve Yüce Diriliş Partisi afişi göze çarpıyordu. Demir ayaklı kahverengi masanın üstü şaşırtıcı ölçüde yalındı: Parti bildirgeleri ve eski bir faks-telefon. 

Sezai Karakoç’la karşılıklı otururken çoğu kez sessizliği bozmak zorunda kalan siz olursunuz. Sözü Ergani’den açtık ve hiç ummadığımız bir şey gerçekleşti, birden gözleri parladı. “Ergani” derken bazen sesi titriyordu. Belli ki “Çocukken çok gözledim samanyollarını” diye andığı beldeyi özlemişti. Şiir yazıp yazmadığını merak ediyordum: “Son zamanlarda şiir yazıyoruz denemez.” (Elbette “ben” değil “biz” diye konuşuyordu.) Çoğu şairin ölünceye kadar yazdığını, belli bir tarihten sonra da kötü yazmaya başladıklarını söyledi. İkinci Yeni şiiriyle ilişkisinin yanlış değerlendirildiği kanısındaydı: “Aynı devirde çıktık. Bir dergi, ortak şeyler de var ama aslında bizimki tamamen başka. Benimkine ‘Diriliş Ekolü’ denmesi lazım.”

Diriliş’te yayımlamaya başladığı anılarını yazmayı sürdürüp sürdürmeyeceğini sordum. Yazmıyordu. O konuşmadan bölük pörçük notlar almışım: “Bazı şeylerin tamiri gecikmeden olursa oluyor,” “Kimsenin yokken, ilk kez biz günlük gazeteye teşebbüs ettik fakat bizim beş sayfalık, bir yapraklı oldu. Ondan sonra herkesin gazetesi oldu. Bizim olmadı, kader…” Sesinde sitem yoktu.

Bazı sözlerinin arkasında saklı hayal kırıklıklarını anlamaya çalışıyordum. Dünyayı şiiriyle değil partisiyle değiştireceğine inanması tuhaf görünmüştü gözüme. Veda ederken, “Gam yemeyin” demek istedim. Sustum. Seksenine yaklaşmış şairin yüz çizgilerine bakarken Cemal Süreya’nın günlüğünden bir cümleyi de anımsamıştım: “Yaşlandık be Sezo!”

Sezai Karakoç’un ardından klişeleşmiş, samimiyetten uzak, çoğu abartılı sözler, övgüler sıralanacak. Sel gidip kum kalınca tarih onu yerli yerine koyacaktır.

Son otuz yılda neredeyse şiir yazmadı. Şiiri (çoğunlukla) muhafazakâr değil devrimciydi. Muhafazakârlar da onu aslında bunun için seviyordu. Muhafazakâr siyasi duyarlığa seslenen şiirlerinde ötekilerin parlaklığı yoktur.

Düşünce dünyası Soğuk Savaş kutuplaşmasıyla biçimlenmişti. Solcuları “şeytan topluluğu” olarak görmesine, antisemitizm içeren dizelerine başka türlü anlam vermek kolay değil. Dünyayı biliyordu ama dünyaya kapalıydı.

Son yıllarda yaşananlara ilişkin tek söz etmedi, evet, ama Sezai Karakoç devletin kendi doğup büyüdüğü topraklarda yaptığı zulümler hakkında da konuşmamıştı. Sanatın sınırları içinde kalmak da bir tavırdır, bir mücadeledir. (Tanpınar, Hâşim için söyler bunu.) Karakoç’un çelişkisi bu tavrına karşın siyasete atılıp parti kurmasıydı. 

Gelgelelim, istese kolayca saray şairi olurdu. Gönül indirmedi. Bence asal mirası istiğnasıdır.

Sezai Karakoç bana o gün, “En çok şiir yazdığım dönemde bile kendimi temelde şair olarak değil, daha başka bir şey olarak görüyordum,” demişti. Başka İslamcı şairlerde de rastlanan bu şiirle yetinememe tavrı Necip Fazıl’ın ardıllarına kötü bir mirasıdır. Bir cephenin öncülüğüne soyunmak, bir ideolojinin konforu şiire yeğlenir. (“Bir Peyami Safa, bir Necip Fazıl olabilmenin ahmakça saadetine ne kadar muhtacım,” derken Tanpınar bunu kastediyordu.)

Yine de Karakoç farklıydı. Onunki seçilmiş, kazanılmış bir yalnızlıktı. Bu yüzden değerliydi.

Şair olan önce şairdir. Sezai Karakoç da öyle hatırlanacak.