Kitaptan ilk kez, birkaç yıl önce, o gittikçe seyrekleşen buluşmalarımızdan birinde Zaineb Istrabadi söz etmişti. Timothy Brennan’ın Edward Said biyografisini* elime alınca o buluşmayı, o sonyaz gününü, Zaineb Hanım’ın heyecanını anımsadım. Places of Mind bana hem Said’in yaşamı hem sürgün, yuva, yersiz yurtsuzluk gibi bir dizi kavram hem de sevdiğim bir insan hakkında düşünme fırsatı verdi.

Edward W. Said çoğu okuru için önce Filistin ve Oryantalizm demektir. Brennan bunu talihsizlik sayıyor, öğrencisi de olduğu Said’i ilkin bir “edebiyatçı” olarak tanımlıyor. Said gerçekten eğitimiyle, donanımıyla, ilgileriyle klasik bir edebiyat âlimiydi. Kırk yıl boyunca İngiliz edebiyatı dersleri verdi, edebiyat eleştirisi yazmayı hiç bırakmadı. Ama bunu yaparken edebiyatın (daha geniş anlamda insani bilimlerin) politik de olduğunu güçlü delillerle gösterdi. Yeni bir söz dağarcığı kurdu. 

Said çağın insanına o eski okuma etiğini, kitabın bağlamına sadakati hatırlattı. Son hümanistlerdendi. Seküler metinlerin de -dinî metinler kadar- yüzyılın yazgısını belirlediğini, edebiyat-siyaset ilişkisini galiba onun kadar iyi anlatan olmadı. Bu yüzden siyasi kavgasına odaklanmak Said’in yazılı mirasına haksızlık olur. (10. ölüm yıldönümünde Kitap Zamanı için yazdığı yazıda da Brennan bunu belirtmişti.)

Said’in derin entelektüel kaynaklarını —Vico’dan Lukács’a— Brennan o denli iyi saptıyor ki, Cemil Meriç’in “Şarkiyatçılık’ın altında neden bir Türk’ün imzası yok?” sorusu yanıtını buluyor.

O entelektüel uğraşın merkezinde elbette Filistin vardı. Davasını zarif ve ateşli biçimde (“hem zarifâne hem levendâne”) savunurken Said Filistin meselesine saygınlık da kazandırmıştı. Hz. İsa ve Yaser Arafat’ın ardından en şöhretli Filistinli olduğu şakası bir gerçeği de yansıtır.

Ama hepsinden öte Said bir göçmen, kendini “yersiz yurtsuz” gören bir sürgündü. Bütün bunlar zaten biliniyor. Brennan’ın biyografisinde ilk kez gün yüzüne çıkan bazı bilgiler Said’in biraz romantikleştirilmiş sürgünlük durumuna bakışımızı değiştirebilir.

Said anılarında yaşamına ilişkin canalıcı birçok noktayı es geçmiş. Onun gibi hep göz önündeki bir polemikçinin, titiz bir üslupçunun maskeli hâtırat yazması tuhaf değil. Ama örneğin, babasını hiç olmadığı biri gibi, sert ve soğuk bir adam olarak betimliyor. Kız kardeşleri kitabı okuyunca şefkatli babalarının yanlış tanıtılmasına şaşırmış, Said’e kırılmışlar. Said’in babasını bir Dickens karakterine dönüştürmesi belli ki gerçeği tam yansıtmıyor. Yine de “kurmaca” denebilir mi? Baba-oğul ilişkisi bazen sırlarını sızdırmaz.

Çocukken aldığı koyu din eğitimi, iyi bir Hıristiyan olarak yetiştirilmesi de anılarında pek yer almıyor. Sonraki yıllarda çevresine ateist olduğunu söylermiş Said. Kitab-ı Mukaddes’i bir kurmaca metinden farksız gördüğünü biliyoruz. (Ömrünün yarısından çoğunu geçirdiği New York’ta bir kez bile kiliseye gitmemiş.)

Romancı olma özlemini biliyordum ama Said’in uzun süre şiiri denediğini, 90’ların ortasına (ölümünden 8-10 yıl öncesine) kadar roman yazma çabasında ısrar ettiğini kitaptan öğrendim. (İyi eleştirmenler başarısız sanatçılardır—kural hiç değişmez.) Üniversitede ders vermeye başlarken bile romancı olma umudunun hâlâ sönmediği anlaşılıyor. Demek akademiyi bırakma, hayatını bir romancı olarak kazanma hayali kurmuş. 

Benzer örnekleri gördüğümden merak ediyorum: Said Şarkiyatçılık gibi bir meşale kitabı iyi bir romanla değiş tokuş eder miydi? Edebiyat tutkusu düşünüldüğünde bu soruya hemen hayır yanıtı vermek kolay değil. Gelgelelim, Said şiiri romandan da üstün tutmuştu. Onu eleştirmen yapan entelektüel ve duygusal eğitimin mayasında şiir vardı.

Romancı olma ukdesi bana kalırsa Said’in hatıratındaki kurcama öğeleri açıklıyor. Soru şu: Uzlaşmaz bir yabancı olduğu için mi kendinden bir tür kurmaca kişilik yarattı, yoksa böyle yaparak kendini yabancı mı kılmak istiyordu?

Said’in yaşamında iki başat izlek var: Sürgün ve siyaset.

Sürgünde bir rehber edinmenin gerekliliğini genç yaşta anlamış. Kendine pusula olarak Joseph Conrad’ı seçmesi şaşırtıcı değil: İkisi de sürgündü, ikisi de kendi çağının dünya başkentinde yaşadı. İkisinin de değişmez teması siyaset-dil ilişkisiydi. Koşullar ne kadar umutsuzsa özerk bir dil bulma çabasının o kadar güçlü olduğunu Said Conrad’dan öğrenmişti. Sürgünlüğün bir entelektüel için talih olabileceğini de ona Conrad esinledi.

Said’in bir sürgün olarak öteki rehberi Adorno’ydu ama karamsarlığı reddedişi onu Adorno’dan ayırıyor. Said umutsuzluğu ayıp saymayı bir yaşam ilkesi olarak benimsemişti. Göçmendi, ikisine de ait ol(a)madan iki dünyada yaşama ihtimalini zamanla kabullendi. “Levantenlik iki ya da daha fazla yerde hiçbirine ait olmadan yaşamaktır,” diye yazar.

Aslında iki dünyaya da ait olamadı. 

Şarkiyatçılık’tapek üstünde durulmamış bir paradoks vardır: Said klasik Oryantalistlerin temsillerle Şark’ı kategorize etmelerine ve sömürgeciliği meşrulaştırmalarına ne kadar itiraz ediyorsa, ilimlerine de o kadar hayranlık duyar. Aynı paradoks göçmenlik durumu için de geçerli: Said formasyonuyla tam bir Batılı hümanistti, tutkuyla Wagner dinleyip konser verecek düzeyde piyano çalarken Arap müziğini “feryada” benzetiyor, kendine yabancı buluyordu. Öte tarafta yeni yuvasının (Batı’nın) modern çağın büyük günahlarını işlediğini ortaya koymak için sert bir siyasi kavganın ortasındaydı. 

Yeni yuvaya hem hayranlık duymak hem de hiçbir zaman ona ait olamayacağını bilmek—bu pek çok sürgün gibi Said’in de ikilemiydi.

Evinde klasik müzik plaklarının yanında İsrail Ordusu’nun ilerleyişini gösteren bir Filistin haritası hep açık dururmuş. Sonunda bütün o siyasi kavgalardan, hesaplardan yorulmuş, incinmiş. (Hep öyle olmaz mı?) Arafat’ın inatçılığı, Filistinli liderlerin ufuksuzluğu da onu iyice düşkırıklığına uğratmış. Ölüme yaklaştıkça kabuğuna, müziğe çekilip kirli siyaseti küçük dimağlara bıraktığında Said o hep aradığı anayurdun sanat olduğunu belki anlamıştı.

Geride kalmış ‘anayurt’tan hem kurtulma hem onu yaşatma çabası, yeni ülkesini hem benimseme hem de bir yabancı olarak kalma ikilemi Zaineb Istrabadi’de de vardı. 

Zaineb Hanım ilk kuşak göçmendi, Irak asıllıydı. Çok küçük yaşta geldiği Amerika’da büyümüş, Indiana’da doktorasını bitirdikten sonra New York’a gidip yıllarca Edward Said’in asistanlığını yapmıştı. Said kitaplarını, mektuplarını dolmakalemle yazarmış, Zaineb Hanım taslakları nasıl harıl harıl temize çektiğini gülerek anlatırdı. (İncelmiş bir dolmakalem zevkine sahip Said’in ona armağan ettiği Montblanc şimdi çekmecemde duruyor.) “Üstad Said”in eli ayağı olmuştu. Entelektüel’in önsözünde Said onu “yetenekli asistanım” diye anar.

Bir göçmen olarak Amerika’da karşılaştığı zorlukları anardı bazen (Martinsville’de KKK, ırkçılar)… Zaineb Hanım gördüğüm en iyimser, dolu dolu gülen, hayata karşı en güleryüzlü insanlardandı. Yine de bazen -o bitmek bilmez tavla seanslarımızda- sessizliğe gömülürdü. Neydi onu suskunlaştıran? İnsan ne bilebilir başkasının sırları hakkında?

O da aslında bir yersiz yurtsuzdu. Aile kurmamış, yıllarca Said ailesinin bir parçası olmuştu.

Edward Said’in ‘dönüş’ konusuna takıntılı olduğunu biliyoruz. Edebiyatta özgünlüğü düşünürken bile dönüş kavramının -Vico’nun deyişiyle ricorso- üzerinde durur. Filistin’e dönmek gençlik yıllarında Said için bir metafor değil, bir beklentiymiş. Ama bir yerden sonra dönmeyi hiç düşünmemiş.

Zaineb Hanım, Said’in ölümünden sonra Indiana’ya dönmüştü. Artık burayı “ev” sayıyordu.

Genç yaşta yakalanıp bir kez yendiği kanser tam da tanıştığımız dönemde geri geldi. Tıpkı Said gibi, o da yıllarca kanserle vuruştu. Vakur mücadelesinin tanığıyım.

Zaineb Hanım katkıda da bulunduğu Edward Said biyografisini merakla bekliyordu. Yayımlandığını göremedi, yılın başında aramızdan uçup gitti. 

Şimdi Ortabatı’nın soğuk düzlüklerinde uyuyor. Mezarına henüz gidemedim.

New York’ta ölen Said ise ne buraya ne de doğduğu Kudüs’e gömülmek istemiş. Lübnan’da, selvi ağaçlarının arasında, kuytu bir mezarlıkta yatıyor. 

Mezarı güneye, Filistin’e bakıyormuş.

Places of Mind: A Life of Edward Said, Timothy Brennan, FSG, 2021.